27 Kasım 2012 Salı

Yaşama Uğraşı-CESARE PAVESE

Başkalarıyla – hatta karşına çıkan tek insanla – sanki her şey o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın. (Yaşama Uğraşı 322)

Kendini öldürmeye karar vermiş bir adamın damarlarından boğazına yönelen bu gizli ve köklü sevinç neden? Ölümle yüz yüze gelindi mi, hâlâ diri oluşumuzun kafaya dank başka bir şey kalmaz geriye (Yaşama Uğraşı 98)

Kimbilir kaç kez o güvenli ve yerinde karara vardık: Ondan 'uzak duracak', ona sanki her şey şimdi başlıyormuş gibi davranacak, bu arada da onun her tutumunu biliyor olmanın getirdiği büyük avantaja sahip olacaktık. Ve kimbilir kaç kez bunu başaramadık? Niçinine bir bakalım. Yalnızlıkla bütünleşip onun karşısında kurban rolünü oynadık. Onun karşısında sakin ve hazır olmalısın; yalnızlığına dalmalısın. Artık kaya ol, dalga değil. '33'nte sandaldaki sağlamlığına yeniden kavuş. Boşalan içsel enerjini tazele. Rıza göster, talep etme. Bekle. Her dürtünün seni nerelere götüreceğini gör. O bildik alçaltıcı durumlara götüren bütün dürtülere egemen ol. Bunu yapamazsan, hiçbir şey yapamazsın. (Yaşama Uğraşı 100)

Gerçeğin mutlak mantığına inanan düşünürler bu konuyu bir kadınla ciddi olarak tartışmamışlardır. (Yaşama Uğraşı 101)

Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoşmuş gibi davranırlar ona: “Hadi, kalk bakalım; yeter bu kadar; hadi işine; öyle değil; ha şöyle...” (Yaşama Uğraşı 103)

Eskiden beri bilinen bir şey, ama yeniden bulduğum için kendi adıma seviniyorum. Ancak bir özveriyi gerektiren sevgiye inan; bunun dışında herşey, çoğu zaman, boş sözlerden başka bir şey değildir. (114)

Acı çekmek (mutsuzluk, yas), düşünceleri belli bölgelerden uzak tutmak, böylece orada egemen olan acılardan kurtulmak için zihinde tel örgü yaratmak gibidir. Bu bakımdan, manevi yetenekleri sınırlar acı çekmek (116)

Fırtınalı bir iç hayatları olup da konuşarak ya da yazarak içlerini dökmek istemeyenler, aslında, fırtınalı iç hayatları olmayan insanlardır.
Yalnız bir insanla arkadaşlık et, herkesten çok konuştuğunu göreceksin. (125)

Elbette acı çekerek insan birçok şey öğrenebilir. Ne yazık ki acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde; bir şeyi sadece bilmekse, hiçten de az bir şeydir. (130)

İnsan nasıl ölümü düşünmeyebiliyorsa, kadınları da düşünmeden edebilir. (135)

Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum...(142)

Bekârlar evlilerden daha çok ciddiye alırlar evliliği (163)

Kıskançlığa karşı geçici bir çaredir cinsel ahlak. Bir başka erkeğin cinsel gücüyle herhangi bir karşılaştırmayı önleme çabasıdır. Kışkançlık ise böyle bir karşılaştırma yapma zorunda kalma korkusudur. (166)

Bir çeşit insan vardır ki, hayattan bir şey beklememeye alışmıştır; ne yaptığı bir iş, ne de çektiği acı için bir karşılık umar. Ne olursa olsun, hiç kimseden, hatta yardım ettiklerinden bile bir şey beklemez. Dolayısıyla, ancak dilediği zaman başkalarına yardım eder. Tıpkı benim gibi.(179)

Bir başka insanın çocukluğunu öğrenmek, onu yeniden yaşamak istemek, belli bir sevgi belirtisidir. (206)

Aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir. (212)

Hayatın alaycı yasalarıdan biri de şudur: Sevilen kimse, veren değil, alan insandır. Sevilen kimse sevmez, çünkü seven, verir. Bu da anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur.
Vermek bir tutku, neredeyse bir kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir kimsemizin olması gerekir (234)

Bir kadın evlendiği zaman bir başka erkeğe ait olur; bir başka erkeğe ait olduğu zaman da artık ona söyleyeceğin hiçbir şey yoktur. (239)

Beklemek de bir uğraş. Hiçbir şey beklememek korkunç.(322)

Birtakım şeylerden düzenli ve inançlı olarak vazgeçen insan, hayatını işte bu vazgeçtiği şeyler üstüne kurmuştur. Gözü yalnız bunları görür. (373)

Zaferin tadını çıkarabilmemiz için ölülerin dirilmesi, yaşlıların gençleşmesi, uzaktaki dostlarımızın dönmesi gerekir. Biz bunun düşünü dar bir çevrede, bizim için bütün dünya sayılan bildik yüzler arasında kurmuştuk; şimdi büyüdüğümüze göre, yaptıklarımızın ve söylediklerimizin gene bu yüzlerde yansımasını isteriz. Oysa onlar yaşlanmış, ölmüş, kayıplara karışmışlardır. Bir daha dönmemecesine. Bu durumda umutsuzca çevremize bakar, bizi yalnız bırakan, ama bizi seven, yaptıklarımıza hayranlık duyacak olan bu küçük dünyayı yeniden yaratmaya çalışırız. Ama böyle bir dünya yoktur artık. (378)

Bir kadının aşkından değil; aşk – herhangi bir aşk – bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için de öldürür kendini insan. (409)

Çivi çiviyi söker. Ama bir çarmıh yapılır dört çividen. (415)

Ama daha korkunç olanı şudur: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi. (Yaşama Uğraşı )

Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremiyen değil – bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek, ekmek parasını kazanmak gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır. Başarısızlığın en acısı budur.

Cesare Pavese

Einstein’dan yaşam üzerine öneriler: “Hayal kurun, zordan kaçmayın, seyirci kalmayın”



1. Merakınızın peşinden gidin
“Benim özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir meraklıyım.”
Sizin merakınızı çeken nedir? Neyi en çok merak ediyorsunuz? Benim merak ettiğim neden bazı insanların başarılı olup bazılarının olamadığıdır. Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım. Merakınızın peşinden giderseniz başarıya ulaşırsınız.
2. Barışçıl olun
Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsan ırkının kızamığıdır.
Eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. Kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.
Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.
Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi…
Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.
Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.
Yalnız bir pasifist değil, militan bir pasifistim. Barış için savaşmaya gönüllüyüm. İnsanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz.
İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi.
3. Mütevazi ve prensip sahibi olun
En değerli kişiler alçakgönüllü olanlardır.
İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleridir.
4. Önyargısız olun
Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.
5. Azimli olun
Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum.
Belirlediğiniz yolun sonuna ulaşacak kadar sabırlı mısınız? Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir. Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin.
Dehanın 10′da 1′i yetenek 10′da 9′u da çalışmaktır.
6. Bugüne odaklanın
Güzel bir kızı öperken düzgün araba kullanan birisi, öpücüğe hak ettiği dikkati vermiyor demektir.
İki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız. Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin.
7. Hayal gücünüzden vazgeçmeyin
Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin önizlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.
Hayal gücünüz geleceğinizi belirler. Einstein şöyle der: ?Zekanın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil?. Bu yüzden hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin.
Hayal bilimden daha önemlidir, çünkü bilim sınırlıdır. İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.
8. Hata yapmaktan korkmayın
Hiç hata yapmamış bir insan yeni bir şey denememiş demektir.
Hata yapmaktan korkmayın. Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir. Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın.
9. Anı yaşayın
Ben geleceği hiç düşünmem, ne de olsa gelecektir.
Geleceği ayarlamanın tek yolu olabilidiğiniz kadar şimdide olmaktır. Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz. Önemli olan tek an şimdidir.
10. Değer yaratın
Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın.
Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın. Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelecektir.
11. Farklı sonuçlar için farklı seçeneklere yönelin
Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.
Hergün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz. Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendinizi değiştirmelisiniz.
12. Deneyim kazanın
Bilgi malumat değildir. Bilmenin tek yolu deneyimlemektir.
Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır. Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimlemelisiniz.
13. Kuralları öğrenin, daha iyi oynayın
Oyunun kurallarını öğrenmek zorundasınız. Böylece herkesten iyi oynayabilirsiniz.
Yapmanız gereken iki şey var. Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek. İkincisi ise oyunu herkesten iyi oynamayı istemek. Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur!
14. Zordan kaçmayın
Zorlukların göbeğinde fırsatlar yatıyor.
15. Seyirci kalmayın
Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.

Yazarlar neden yazarlar?

Feridun Andaç, Türkiye’den 50 yazara yönelttiği “Okuma serüveninden yazma eylemine uzanan yolunuzu anlatan bir deneme yazar mısınız?” sorusuna verilen yanıtları Varlık Yayınları’ndan çıkan “Yazarın Kitabı“nda (2004) -kendi yanıtını da ekleyerek sunuyor.
Yazarların hep merak edilen bu ilginç soruya verdikleri yanıtları biraz didiklediğimizde ilginç bazı sonuçlar elde ediyoruz.
Öncelikle, yazmaya başlama nedenleri arasında “kitaplar”ın ve “kurumlar”ın rolleri açık biçimde öne çıkıyor. Bunları, önem sırasına göre “hayat” ve “kişiler” olarak adlandırabileceğimiz başlıklar izliyor. Pek çok yazara okuma sevgisini aşılayan “kitaplar” arasında çocukluk döneminde okunan ve kitapların vaad ettiği hayal dünyasıyla tanışmayı sağlayan serüven kitapları başı çekiyor.
Jules Verne‘in serüven kitapları, Arsen Lüpen maceraları, Nat Pinkerton gibi polisiyeler, 1001 Roman ve Doğan Kardeş gibi dergiler ve hatta atlas ve ansiklopediler adı en sık geçenler arasında. Adı en çok geçen kitap ise “Robinson Crusoe“. Burada anne-babalara mesaj gayet açık: Çocuğunuza okuma sevgisi aşılamak istiyorsanız, Jules Verne kitapları alınız! Çocuğunuz çizgi roman, polisiye gibi zaman zaman hor görülen türleri seviyorsa telaşa gerek yok; keyfince okusun! Hatta en iyisi, siz de durumun tadını çıkarın. Ne de olsa, okuduğu kitaptaki hayal dünyasına dalıp gitmiş bir çocuk kadar güzel ve umut veren bir sahne az bulunur.
Yazarların verdiği yanıtlarda okuma sevgisinin yazmak için bir önkoşul olduğu bir kez daha teyid ediliyor. Ancak burada bir parantez açıp belirtmek gerekir ki, “okuma serüveni”ni “yazma eylemi”nin önüne koymayı tercih eden, “Okuyacak o kadar çok ve güzel şey varken neden yazayım?’ diye düşünen ve dolayısıyla yazma eylemine hiç geçmeyen bazı gizli yazarlar da olabiliyor. Hatta, bazı ünlü yazarlar da okumayı yazmaya tercih ettiklerini açıkça beyan ediyorlar. Bu konuda en bilinen örneklerden biri, yazdığı hikayeleri zaman zaman başkalarına hediye eden, “Ben yaşamadım, okudum” diyen Borges olsa gerek.
Kurumların Önemi
Kitapların yanı sıra eğitim kuruluşları (örneğin, Köy Enstitüleri‘nin adı sıkça geçiyor), halkevleri ve kütüphaneler başta olmak üzere bazı “kurumlar”ın varlığı/desteği de pek çok yazarımızı yazmaya teşvik etmiş görünüyor. Bazıları bu kurumlardan, bazıları da aile ve/veya yakın çevreden “kişiler” de (örneğin, yazılan kompozisyonu öven edebiyat öğretmeni, uyandığında bulması için yastığının altına çocuk dergisi bırakan baba) anlaşılan geleceğin yazarlarını besleyen ve yüreklendiren etkenler arasında öne çıkıyor. Yazmaya yönelten nedenler arasında beliren bir diğer tema olan “hayat” başlığı altında ise, yalnızlık, sıkıntı ve acıların rolü vurgulanıyor. Yalnızlığa arkadaş, sıkıntıya teselli ve acılara ilaç oluyor edebiyat. Bu noktada sorulan (s.178, Orhan Pamuk’un yanıtında) “Yazarın ilacı nasıl okurların da ilacı olabiliyor?” sorusuna cevap ararken, yazar ile okur (defter ile kitap) düşüncelerimizde bir kardeşlik duygusuyla birleşiyor ve sanki kitaplar bu cemaatin üyelerini görünmez ağlarla birbirlerine bağlıyor.
Şüphesiz bu sonuçlar, sorunun yöneltildiği 50 yazarın yanıtlarını yansıtıyor. Türkiye’den ve dünyadan başka yazarları da böylesi bir incelemeye dahil edebilmek ilginç olurdu. Burada, biri dünya literatüründen biri bizden iki çarpıcı örnek vermekle yetinelim. Dünya literatüründe “Neden yazıyoruz?” sorusuna verilmiş belki de en etkili yanıtlardan biri, 2005 yılında 100. doğum yılı vesilesiyle sıklıkla anacağımız Fransız düşünür/yazar J.P. Sartre’dan gelmişti. Özyaşam öyküsünü anlattığı “okumak” ve “yazmak” başlıklı iki bölüm içeren “Sözcükler” adlı kitabında Sartre, okumayı ve yazmayı bir “ihtiyaç” olarak görüyordu. Başyapıtı kabul edilen “Bulantı”nın kapanış cümlelerinde açıkça belirtildiği gibi, Sartre’a göre genelde tüm yaratıcı eylemler ve dolayısıyla bunlardan biri olan edebiyat bir varoluş biçimiydi. “Some of these days/you’ll miss me honey” (Günün birinde/beni özleyeceksin tatlım) dizeleri düşünülerek yazılan bu bölümde, yazarla beraber biz okurlar da bu şarkıyı söyleyen şarkıcının yaşantısını; yani, böyle bir şarkıcının bir tarihte ve bir yerde var olduğunu ve kimbilir hangi duygularla bu şarkıyı mırıldandığını düşünmeye başlarız. Belki, diye düşünür “Bulantı”nın kahramanı Antoine, bir gün biri kendisinin yazacağı romanı da okur ve şöyle der: “Antoine Roquentin yazmış bunu, kahvelerde sürten kızıl saçlı bir adamdı.”
İkinci ve son örneğimiz geçtiğimiz yıl ölümünün 50. yılında andığımız Sait Faik‘ten. Zaten, “Neden yazıyoruz?” sorusuna değinen bir yazıda, Andaç’ın kitabında da yazarlar tarafından sıklıkla kullakları çınlatılan Sait Faik’in “yanıtı”nı anmadan olmazdı. Öyleyse yazımızı, edebiyatımızın usta kaleminin unutulmaz cümleleriyle bitirelim: “Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

Yazarlardan yazarlara tavsiyeler

Brain Pickings’te yer alan bir makale, yazarlık hevesi olanlara, halen yazanlara ya da sadece yaşamı anlamak isteyenlere büyük yazarlardan tavsiyelere ilişkindi.
Bazen hiçbir tavsiyeyi dikkate almamanın en iyi tavsiye olduğunu bilerek, bu makaleden bazı  bölümleri seçtik.
İşte büyük edebiyatçılardan yazarlara tavsiyeler:
JOHN STEINBECK
Hikaye yazmakta bir sihir olsa bile, ki öyle olduğuna inanıyorum, bu sihri henüz bir yazardan diğerine aktaracak bir reçeteyi kimse geliştiremedi…
Bunun formülü sanırım, yazan kişiyi, başka insanlara aktaracak kadar önemli olduğuna inandığı şeyleri aktarmaya teşvik etmektir…
Eğer yazan kişi bu konuda teşvik edilirse, bunun bir yolunu bulacaktır…
Bilinmelidir ki, iyi hikayeyi iyi yapan güzellikler ve kötü hikayeyi de kötü yapan hatalar vardır…
Etki doğurmayan bir hikaye kaçınılmaz olarak kötü olacaktır…
 
GEORGE ORWELL
Tam olarak çılgınca birşey söylemeden önce, iyi bir yazı için düşünülen bütün kuralları yıkmalısınız…
 
STEPHEN KING
İyi bir eleştiri her zaman gereklidir… Onun için eserini kapılar kapalıyken yaz ve kapılar açıkken bir daha yaz…
 
JACK KEROUAC
Büyük eserler, hiçbir zaman popüler fikirler ve eğilimlere kapılıp gidenlerce yaratılamaz…
 
CHARLOTTE BRONTE
Ve son olarak bir kadın yazardan ilham alalım. 
En başta söylendiği gibi bazen tavsiyeler uymamak en iyi tavsiyedir…
Charlotte Bronte, dönemin İngiliz şairi Robert Southey’e iyi bir yazar olmak için tavsiye almak üzere yazdığında, kadınların ev işlerinden başka bir şeyle meşgul olmaması gerektiği öğüdünü almıştı.
Ne var ki bu tavsiye, ünlü Jane Eyre romanının yazarının Currer Bell (bir erkek adı) takma adıyla yazmasını engellememişti.
“Bil ki; yaşadıklarınla değil, yaşattıklarınla anılırsın. Ve unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.”